22 Haziran 2011 Çarşamba

"Ben Oblomov Hırkasını, Kendim Giydim Eynime..."


Oblomov hırka giymiyormuş ki!
Yıllarca kandırılmışız!

Everest'den çıkan yeni çevirisinin önsözünde çevirmen Sabri Gürses şöyle açıklıyor meseleyi:

"Tek bir şeyi düzeltmek önemli: İlya İliç Oblomov bir hırka giymiyordu, 1820lerde Hegel'in birçok portrede giyerken tasvir edildiği 'Schlafrock' adlı, avrupalıların bir zamanlar Asya'dan alıp Avrupalılaştırdığı kaftan benzeri bir ev giysisinin Rusya'da 'Halat' adıyla anılan biçimini, yani bir sabahlık giyiyordu. Başka deyişle, uyurken de uyanıkken de giyilebilecek, uzun, hafif, rahat bir giysi vardı üzerinde."

20 Haziran 2011 Pazartesi

Dıgıl dıgıl...


Yeğenimle oyun oynuyoruz.
Yeğenim henüz bir ve buçuk yaşında.
İki buçuğundan gün almış da diyebiliriz.
(Neyse.)
Bir ara duruyor, suratıma bakıyor dik dik ve dile geliyor:

- Dıgıl dıgıl!
- Ne?
- Dıgıl dıgıl!
- Anam! Sen nerden biliyorsun la "dıgıl dıgıl" meselesini?

Sonra oyuna geri dönüyor yeğenim.
(Aferin ona.)
Avanak Avni ve Oğuz Aral'a selam çakıyor afacan daha bu buçuk yaşlarında.
Oğlan dayıya çeker zaten!

(Dıgıl dıgıl...)

"Turizm"e İman Etmeyiniz

Yakın zamana kadar 'seyahat etmek' bilinmeyenlerle dolu bir yolculuğu çıkmak anlamına geliyordu. 'Seyyah' ise, yabancı diyarlarda heyecanlı serüvenler yaşayan kişiydi. Bugünün turisti için ise, macera ve belirsizlik korkulu bir rüya, yolculuğun iptali için en önemli neden. Turist olmak reklam broşürlerinde görüntülenen mekânları ve insanları 'yakından' ama yaklaşmadan, dahil olmadan, sorumluluk almadan -tiyatroya gider gibi- izleyip, evine dönmekten ibaret."


(Ayşe Öncü, Petra Weyland - "Mekan, Kültür, İktidar" - İletişim Yayınları)

18 Haziran 2011 Cumartesi

Play it again Miles



Jeanne Moreau ve Miles Davis (evet Şoreş virtüözlük iyi bir şeydir!) Nouvelle Vogue'ın ayrıkotu Louis Malle'ın filminde biraraya geliyor...Jeanne Moreau Paris sokaklarında gece boyunca bir o yana bir bu yana beyhude dolaşıp durur, sevdiceğinin gidebileceği yerlerde gezinir, başkalarını ona benzetir, halbuki adamcağız asansörde bir Hitchcock suspense'nin olay mahallinde kıvranmaktadır.

sinemanın 32 farzından biri;

http://www.imdb.com/title/tt0051378/

15 Haziran 2011 Çarşamba

Marjinal Dandy'ler



Aktedron Fikret

http://sivildenemeler.wordpress.com/2011/01/31/aktedron-fikret/



Fikret Ürgüp

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6701



Hayalet Oğuz

http://sivildenemeler.wordpress.com/2011/01/21/hayalet-oguz/

Ece Ayhan'ın "Sivil Denemeler Kara" kitabında bohemler (marjinaller) olarak zikrettiği lakin anlaşıldığı kadarıyla Dandy'lik kurumuyla da teşriki mesaisi olan adamlar var, varmış; Hayalet Oğuz, Aktedron Fikret, Fikret Ürgüp ...tabii bunların çoğu bile isteye kendi elleriyle ölümü seçen, ölümde karar kılmış adamlar...bir teneffüs daha yaşasalarmış pekâlâ anlı şanlı dandy'lerimiz olabilirlermiş..

10 Haziran 2011 Cuma

yeniyazı dergisine abone olalım, olmayanları uyaralım!

yıllık abonelik (4 sayı için); - yurtiçi: 40 tl - yurtdışı: 50 $ / 35 €,
kamu kuruluşları, kurumlar ve kütüphaneler: 60 tl
posta çeki: 5888492, Ramazan Parladar adına.
banka hesabı: garanti bankası, ortaklar caddesi şubesi,
357-6673455 nolu hesaba, Erkan Irmak adına.
e-posta: yeniyazi@gmail.com

8 Haziran 2011 Çarşamba

Ortaya doğru sağlı sollu yanaşanların müziği

Peki Ağıt

dalgalanma lan gönül, dalga kıran çok olur

f. şensoy


alkışlayalım ne kadar çiçek varsa

ne kadar çiçek varsa alınacak öç var

o kadar


yakın plan: çocukların ayaklarını kemiriyor kadınlar

mum dikiyorlar cami avlularına

ağzım kuruyor, kulaklarım çınlıyor

ellerinde haritalarla turistler

bağıra bağıra adres soruyor


ben bilek damarlarımı kesiyorum

çünkü

çünkü

çünkü


alınacak öç var alkışlardan

ne kadar çiçek varsa ne kadar çiçek varsa

o kadar


(ismet özel sakallarını kesiyor)



yeniyazı - bahar 2011

http://yeniyazi.blogspot.com/

7 Haziran 2011 Salı

Zooooom

(Hasankeyf'te bir film çekimi esnasında)

Zoom icat oldu netlik bozuldu.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Küfürbaz Sait ile Köylü Orhan




Biraz haksızlık edildi adama. Yapayalnız bırakıldı. Bir gün Nisuaz’da bir grup adama bir şeyler anlatmak ister. Aslında edebiyat çevrelerine pek girmezdi ama, o gün orada işte. Orhan Kemal’de orada… Orhan Kemal, Sait Faik konuşmak isteyince şapkasını çıkarıyor, Orhan Kemal köylü kökenli olduğu için kapalı yerde şapkayla oturur, köylüler kapalı yerde şapka çıkarmaz ya evet bu sefer şapkasını çıkarıyor, “Sen şapkama anlat” diyor, kendi konuşmasını sürdürüyor. Sait Faik dövünerek çıkıyor. Bir şey de yapmıyor. Horlandı.

Ece Ayhan, Aynalı Denemeler, YKY, 2.Baskı, 2001, s.48

Geminin Biri

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Bodler ve Ampül



"Sembolizm" üzerine verdiği derste Fatih Özgüven hocamız, Baudelaire'i kısaca şöyle tanıtmıştır:

Gitsen Baudelaire'e "Aslında seninde iyi olan yanların var be Baudelaire, hadi gel de şu ampulü takıver!" desen... Hayır, kesinlikle takmaz o ampulü.

Mülksüz Mülkiyeli

Aldırma 128!




"Dokunmayın çocuklara sabah, sabah ulan!"

24 Mayıs 2011 Salı

Gövde

Onun bedeni bir tımarhane.
İçinde çok işçi, deli ve çalışkan!
Onun bedeni bir kule.
İçinde çok basamak, karanlık ve nemli.
Güldürerek çıkarır merdivenlerden,
Ağlayarak indirir aşağı!
Onun bedeni bir küre.
Yüzeyi çok giz, parlak ve akışkan.
Döndürdükçe gösterir çarpılmaz,
Zamana saygılı ve acıyan...


"Bana çiçek göndermeyin, benim kendi çiçeklerim var" diyen 128 Nilgün Marmara

22 Mayıs 2011 Pazar

Hesap, kitap!



"Yüzünde bir yer açılmıştı, kendimi sığdırabileceğim." cümlesinin altını çizmekle kalmıyor, not defterime şu notu düşüyorum: "sayfa 118, kitabın adının geçtiği sayfa!"

Sonra aynen devam okumaya.

"Sızlayan yerlerine boylu boyunca uzanarak yüzünde bir yer bulayım kendime."
Şimdi ise sayfamız 166. yine kitabın adının geçtiği bir cümle.

166 eksi 118 eşittir 48!

Ee?

(Devlet Bahçeli bu işe bir el atmalı!)

20 Mayıs 2011 Cuma

Karşılaştırmalı Edebiyat - ders II -






















"bir mendil niye kanar?"
edip cansever
"kar neden yağar, kar?"
hasan ali toptaş

14 Mayıs 2011 Cumartesi

yeniyazı - bahar 2011



Fakirin iki şiiri yayımlandı güzel dergimizin bu sayısında!
Tabii ki Yalçın Armağan Hocam'a büyük sevgi, saygı ve hürmetle...


6 Mayıs 2011 Cuma

Çay ve Bardak ve Diyalektik


Olması gerektiğinden de ufak bir çay bardağında getirince çayı garson, "ücretsiz" kelimesinin aslında bu çay bardağı için oldukça uzun olduğunu düşündüm. Yemeğin üzerine "ikram" edilen çayın mönüdeki adının karşılığında, diğer içecek ve yiyeceklere nazaran rakamla değil harflerle tanımlanması pek hoşuma gitmişti doğrusu. Parasında değilim; ama "çay" sadece ikram edildiği zaman sıcak oluyordu benim için bardağının içinde. Ve fakat bu kadar ufak bir çay bardağının, yalnızca bu lokantanın cimri sahibi için yapıldığı açıkça belliydi.

Garson, minimini bardağı önüme koyup gitti. Küp şekerden olsa olsa iki-üç kat büyük bu bardağa önce bir tane şeker atmayı düşünsem de, taşma olasılığından dolayı şekersiz olarak ve bir yudumda içtim çayı. Yan sandalyeme astığım ceketimi giydim, boş çay bardakçığını da alıp kasaya gittim.

Hesabı ödedikten sonra, kasada duran ve muhtemelen "patron" olan beye:

- İzniniz olursa bu bardağı alabilir miyim? Evde beslediğim yavru kanaryama su vermek için en ideal küçüklükteki kap bu. Ne kadarsa ücreti ödeyeyim!

Adam bu ince şakamı anlamamıştı galiba ki, şöyle yanıt verdi bu ironik soruma:

- Ne ücreti beyefendi, buyurun sizin olabilir bardak.

Bardağı ceketimin iç cebine koydum, teşekkür edip çıktım lokantadan.

(Afiyet olsun!)

5 Mayıs 2011 Perşembe

Karşılaştırmalı Edebiyat - ders I -


























(...) Halit Ziya, insana ve onun ruhsal durumlarına eğilmek bakımından bana benziyor. Ayrıca "Kırık Hayatlar" ve hala "Mai ve Siyah"taki "tutunamayan" tiplerle bir duygu benzerliği de söylenebilir. Ahmet Cemil büyük hülyalarının yanısıra küçük hesapların da etkisiyle sönüp gidiyor.
Halit Ziya'da bana yakın gelen bir yön de, kahramanlarının sürekli olarak kendileriyle hesaplaşmaları. Evet, zayıf iradeleri ve önleyemedikleri kaderleri sonucu bu hesaplaşmadan yenik çıkıyorlar ama, onlar için tesadüflerin oyuncağı denilemez, bilinçsizce kaderlerine kapılıp gitmezler bu insanlar. Olayların akışı içinde ve sonunda içinde bulundukları durumları kendilerine açıklayarak suçlu olduklarını ve sonuçtan sorumlu olduklarını hissederler. (...)

Oğuz Atay - Günlük (8 Nisan 1975)