27 Nisan 2011 Çarşamba

Asaf Halet'le Tanışma-ma-mız


Asaf Halet Çelebi’yle beni tanıştıran kişi Ferhan Şensoy’un ta kendisidir.

Takvimler 2005 yılını gösteriyordu sanırsam.

(“2004 buçuk” da olabilir.)

1998 basımı “Denememeler” kitabını okuyorum.

Kitabın 126. sayfasına geldiğimde, henüz başıma geleceklerin farkında değildim tabii.

“Asaf Halet’le Tanışmamız” başlıklı denemesinde Ferhan Şensoy, denemesine koyduğu başlığı yalancı çıkartmayacak bir şekilde, Asaf Halet Çelebi’nin şiirleriyle ilk defa nasıl karşılaştığını anlatmıştı bana.

(Ferhan Şensoy’un bu denemesini merak eden sevgili okurlarımız, iki zahmet bu kitabı edinmeyi ya da bir kitapçıya girip hiçbir ücret ödemeden bu bölümü okuyup çıkmayı deneyebilirler.)

Asaf Halet’ten bihaber geçen günlerime çok fena arabesk kahretmesem de, o günden sonrası benim için artık başkaydı.

Çünkü, ben de unutuvermiştim gayrı adımı:

adımı unuttum
adı olmıyan yerlerde
ne in
ne cin
ne benî âdem

zamanlar içinde
kuşlar uçuyor
kervanlar geçiyor
bir iğne deliğinden

çarşılar kuruluyor
sarayları oyuncak
insanları karınca şehirler
zamanları gördün mü
bir iğne deliğinden

adımı unuttum
adı olmayan yerlerde
geçip gidenlere bakarak

* * * * * * *

Bu şiir o kadar işledi ki içime, o kadar etkilendim ki, o kadar “ben” oldu ki içimde…

(Hatta utanmadan…)

Benim için büyük, sinema dünyası için çok küçük bir çalışmam da; daha doğrusu “kendinizi anlatan bir video hazırlayınız please!” mealindeki bir ödevde (bilen bilir, bir zamanlar “sinema-tv öğrencisi” kod adıyla dolaşırdık şu bereketli topraklar üzerinde!), utanmadan bu şiiri kullandım.

Fonda, Azam Ali’den “Tamana”.

Ve, adeta, dans eden bir “kitap okuma lambası”!

(Gerçi bıraktım sonrasında sinema okumayı.)

* * * * * * *

Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki:

her adımımda

sonsuz benler koyuyorum

boşluğa

(Hâlâ.)

20 Nisan 2011 Çarşamba

Mukadder Erken Boşanma

"Birisi Beethoven'den hoşlanıp Sting'den nefret eden, öteki ise tersini hisseden bir karıkoca için hiçbir mesele yoktur; ama eşlerden biri Spielberg'den hoşlanıyor, öteki nefret ediyorsa ayrılık ergeç mukadderdir... çünkü sinema hâlâ dünyanın bir temsilidir..."

Jean Luc-Godard

Tom Waits-Sins of my Father

Sıradaki parça büyük şair ve aktör Tom Waits'den geliyor;

18 Nisan 2011 Pazartesi

Şey şey şey ve şeylerden

Bir adam kendi tiyatrosunda, tamam
Bir köpek sokak değiştirdi, korkak
İçi süt dolu bir lokanta, ve kapandı
Ben ağzıma geleni söyledim, öyle
Gene bir ağaç öttu, bu kaçıncı.

Sevişsek olmaz mıydı, varan bir
Elbette olurdu, bir kır çiçeği bir bulut
Bir gülüş kanamak üzere, ve gizli
Ve çabuk tarafından bir şey, şarap
Aşk gene kelime değiştirdi, vahşi.

Güneşe çıktık, bunu unutma, varan iki
Ne uzak bir sesimiz vardı, efsane
Gelince Ç ile geliyordu bir çay
Oysa biz iki demiştik, varan üç
Gözler ki demeye kalmadı, derin.

Kimbilir ne seviştik ki saat kaç
Elleri tetikte bütün gazetelerin.

Edip Cansever

03:10

Ne kadar da benziyoruz birbirimize, saatlerimiz bile aynı zamanı gösteriyor.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Ne Mutlu Onlara ki Canları Sıkılır

"Bütün hilkat geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının icad ettiği bir oyundur. Hayat nimetlerinin değişikliği içinde bize yaratıcı işaretten kalan en büyük miras işte bu can sıkıntısıdır."

Ahmet Hamdi Tanpınar - Beş Şehir (Bursa)

11 Nisan 2011 Pazartesi

sadık hidayet testi

1) Sadık Hidayet’in doğum yeri neresidir?
a) İran
b) Türkiye
c) Irak
d) Azerbaycan

2) Orijinal adı Bûf-i kûr olan ve Andre Breton’un “Başyapıt diye bir şey varsa o da budur”, Philippe Soupault’nun “Yirminci yüzyılın düşlemsel edebiyatında bir başyapıt”, Andre Rousseaux’nun “Yüzyılımız edebiyat tarihinde bir kilometre taşı” sözleriyle nitelediği Hidayet romanı hangisidir?
a) Aylak Köpek
b) Kör baykuş
c) Beyaz Tavşan
d) Minik Kedi

3) Sadık Hidayet’i 1977 yılında ilk kez Türkçe’ye çeviren edebiyatçımızı ve sonradan tüm eserlerini dilimize kazandıran çevirmenimizi sorsak...
a) Edip Cansever-Yalçın Armağan
b) Oğuz Atay-Gökdemir İhsan
c) Behçet Necatigil-Mehmet Kanar
d) Melih Cevdet Anday-Ergin Altay

4) Hidayet’in ancak ayrımcılık ve baskı sonucunda yaşanabilecek bir melankoli, umutsuzluk ve ölüm halinden bahsettiği son eseri hangisidir?
a) Kafka’nın Mesajı
b) Moğol Gölgesi
c) Alacakaranlık
d) Hacı Ağa

5) “Soluğum kesiliyor, gözlerimden yaş akıyor, ağzım acı mı acı, başım dönüyor, yüreğim sıkışık, bedenim yorgun, ezik ve gevşek.” bunaltılı cümlesiyle açılan, “bir delinin notlarından” alt başlığını taşıyan ve Hidayet’i Kafka, Rilke, Poe gibi modern yazarlarla buluşturan öyküsünün adı nedir?
a) Üç damla kan
b) Yeraltından Notlar
c) Diri Gömülen
d) Bir Delinin Hatıra Defteri

6) Hidayet’in Freud’dan geniş ölçüde yararlandığı, insanın “doğal ihtiyaçlar”ı ile “insani ve mantıki ihtiyaçları”nın çeliştiğini gösterdiği, toplumdan ve hayattan kaçışı çarpıcı bir şekilde anlattığı hikâyesinin adı nedir?
a) Karanlık Oda
b) Çıkmaz
c) Taht-ı Ebu Nasr
d) Korkuyu Beklerken

7) Sadık Hidayet ve edebiyatı üzerine bir inceleme kitabı bulunan yazarımız ve eserinin adı hangisidir?
a) Semih Gümüş-Doğunun Kafka’sı
b) Oğuz Demiralp-Kör Okur
c) Selahattin Özpalabıyıklar-Hidayetname
d) Yusuf Atılgan-Kör Kafka

8) Hidayet, ‘S.G.L.L.’ öyküsünde “Henüz doğmayanlar bizim bu yazgımızı bilseler dünyaya gelmek istemezler.” sözüne gönderme yapar. Peki, bu sözün sahibi kimdir?
a) Mevlana
b) Yunus Emre
c) Ahmet Yesevi
d) Ömer Hayyam

9) Sadık Hidayet’in roman ve öyküleri dışında, inceleme kitapları da bulunmaktadır. Hangisi Hidayet’in bir incelemesinin adıdır?
a) Doğu Edebiyatı ve Modernizm
b) Hayvan Mezarlıkları
c) Vejetaryenliğin Yararları
d) Kör Yazar

10) 9 Nisan 1951 yılında Fransa’da yitirdiğimiz Sadık Hidayet’in ölümü nasıl gerçekleşmiştir?
a) Dairesindeki havagazı musluklarını açarak intihar etmiştir.
b) Fransa Hükümeti tarafından bir dava sonucu idama mahkûm edilmiş ve cezası infaz edilmiştir.
c) Paris banliyölerindeki bir pansiyon odasında göğsüne sıktığı tek kurşunla intihar ederek.
d) Kalp krizi geçirdiği bir bar taburesi üzerinde.

Cevap anahtarı: 1a, 2b, 3c, 4c, 5c, 6a, 7b, 8d, 9c, 10a
0-3 doğru: Sadık Hidayet’in adını duymuş hatta birkaç kitabına göz atmış olabilirsiniz.
4-7 doğru:Hidayet’i okumuşsunuz, epey de ilginizi çekmiş. Ama hâlâ kitaplığınızda bir şeyler eksik! 8-10 doğru:Tebrikler! Sadık Hidayet, ileride sizin gibi bir okuyucusu olacağını bilse belki de canına kıymazdı. Siz tam bir ‘Kör Okur’sunuz!

(not: bu test, 16.07.2010 tarihli "Radikal Kitap"ta da yayımlanmıştır.)

9 Nisan 2011 Cumartesi

yoksul; ama alternatif kitap tanıtımı

Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa.

7 Nisan 2011 Perşembe

"Büyük" anket

1- Adınız ve soyadınız:

- Oğul Altay.

2- Doğum yeriniz:

- 1998 sonrası il olan, o zamanlar bir ilçeden ibaret güzel ülkemizin güzel bir toprak parçası üzerinde bulunan devlet hastanesinin “Kadın Doğum” polikliniği dâhilindeki “Doğumhane” bölümü.

3- Doğum Tarihiniz:

- O sene Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün açılışı yapılmış. Ve günlerden de, en uzun geceymiş!

4- Babanızın adı ve mesleği:

- Nüfus cüzdanına bakılırsa “Muhammer”. Ama bizim ailede “Selahattin” diye bilinir. Mesleği, tabii ki serbest.

5- Annenizin adı ve mesleği:

- Kezban.

6- Mesleği:

- Yok.

7- Nasıl “yok”? “Ev hanımı” diyebilir miyiz:

- Diyemezsiniz aptallar, çünkü değil!

8- Peki “serbest” deyip geçelim o zaman:

- “Serbest” falan da diyemezsiniz! Annem yok benim gerizekalılar anlayın! Benden dört yaş küçük kardeşimi doğururken öldü! Tamam mı, tatmin oldunuz mu?

9- Kusurumuza bakmayın:

- Yürüyün gidin lan!

10- Tamam.

6 Nisan 2011 Çarşamba

İsmail Pelit, bu.

Önce şöyle bir şey yazayım diye düşündüm: "İsmail Pelit Rüyası"
(uyandım. uyumuş muydum? uyandım. sonra bir daha uyandım.)

Sonra şunun gibi bir şey denedim: "İsmail Pelit'i Öldürmek"
(olay nerede geçmeli? ben hiç niğde'ye gitmedim ki. olsun. istanbul da olur. olur mu?)

Hatta şunu bile denedim: "Görünüşte İsmail Pelit Hakkında Bir Yazı"
(yazdım, sildim, yazdım, sildim. hatta biraz daha sildim. sildim.)

Ve şuna karar verdim: "İsmail Pelit'ten Bahsetmeyelim"
(ne "e" harfi, ne de "a" harfi. hiçbir harfi kullanmadan!)

Tamam.


en kısa alternatif kitap tanıtımı mesafesi


Barış Bıçakçı'da imanın birinci şartı: Şiire inanmak!

O zaman Can Yücel'den el alalım:

---
en uzak mesafe ne afrika'dir,
ne çin,
ne hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.
en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
birbirini anlamayan.

---

Düz mantık yaparsak;
En kısa mesafe: İki kafa arasındaki mesafedir, birbirini anlayan.
Hele ki "aynı soyadının önüne toplanmış" ise bu kafalar!

Barış Bıçakçı hatırlatıyor: "Kalbim acıyor. Civcivler öldüğünde de böyle oldu. Çok ağladım. Neden öldüklerini anlamadım. Ağabeyim de anlamadı."

Ağlayalım. Anlayalım.

31 Mart 2011 Perşembe

"Kötü Şiirler" Heyecanlandırır!

Kimseler kusura bakmasın; şu fani dünyada beni heyecanlandırabilecek birkaç şey varsa, bunların biri, bir İsmet Özel şiiri olan "Kötü Şiirler"in üçüncü bölümüdür.
O zaman heyecanlanayım izninizle:





3.

Bütün müsveddelerimi yırttım, göğsümün kıllarıyla
gövdemin kokusundan buharlaşıyor şiir.
Sana çok önceden, bir yaz sonu, bir parkta
sıkılmış yumruğumu ısırarak
buna benzer bir şeyler söylemiştim
milât yok
demiştim, milât yer almayacak hayatımızda.
İşte bütün müsveddelerimi yırttım
işte artık göğsümün kıllarıyla
gövdemin kokusundan buharlaşıyor şiir
işte onlar artık saçların kadar Boşnak
karşılıksız mektuplarım gibi yepyenidir.

21 Mart 2011 Pazartesi

Murat Menteş’le, Murat Menteş’ten habersiz, “Garanti Karantina” üzerine mini söyleşi



+ Romanlarınız evlerimizin eşiğinden atlayarak kitaplıklarımızın başköşesine kuruluyor. Bu yetmezmiş gibi bir de şiir! Neden?

- tabiattan alkış almak içindi

+ Şiirleriniz sarışın. Ayrıca “modern ve geleneksel imgelerin iç içeliği ve yeni biçim arayışları göze çarpıyor” diyorlar. Çarpar mı?

- fotojenik değiliz hiçbirimiz civanım

+ Ah Muhsin Ünlü kod adlı hünerli samuray da “Güzel, güzel, çok güzel.” diye seslenmiş okura arka kapaktan.

- inşallah cennette yıllanırız vesselam

+ Peki sordunuz mu hiç kendinize; ne der edebiyat polisleri, şiir zabıtaları acep diye? Neyine güvenip şiir kitabı çıkarıyor bu Bay Menteş?

- avarece girdim riske, konjonktüre çektim rest

+ Yakışır. Yakışıklı kelimeler!

- kelimeler kroşe kesinliğinde

+ Amenna. Peki ağzımızı burnumuzu kırmaya devam edecek misiniz şiirlerinizle? Biz okurlar doymak bilmeyük!

- inşallah demeyen paranoyaktır

+ Diyorum: İnşallah! Kısa ve öz oldu, teşekkürler. Ve o zaman son söz:

- ekmeğe kesin gözüyle bakıyorum

4 Mart 2011 Cuma

Mrs. Sinico düşüncelerini niçin yazmadığını soruyordu ona

"Neye yarar? diye soruyordu o da, bilinçli bir aşağılamayla. Altmış saniye süreyle bir düşünceyi tutarlı bir biçimde geliştirmeyi beceremeyen laf ebeleriyle yarışmak için mi? Ahlakını polise ve sanatını galeri simsarlarına emanet etmiş budala bir orta sınıfın eleştirilerine kendini hedef etmek için mi?" (Dublinliler, 116)

"For what, he asked her, with careful scorn. To compete with phrasemongers, incapable of thinking consecutively for sixty seconds? To submit himself to the criticisms of an obtuse middle class which entrusted its morality to policemen and its fine arts to impresarios?"

24 Şubat 2011 Perşembe

İtiraflarım - Part II -

+ Din ve devlet işlerini birbirinden ayıramayacak kadar miyobum. Bu yüzden kamusal alanlara gözlüksüz çıkmamaya dikkat ediyorum.

+ Cem Akaş’ın “Suç ve Ceza” kod adlı romanını uzun süre okuyamamıştım. Çünkü kitap çift yönlü, neresinden başlayayım derken, uzun süre kitaplıkta duran romanla bakışıp kalmıştık. Sonra başladım işte bir yerinden!

+ Sait Faik’in o meşhur şiirindeki, “sana önce / şiirlerin tadını / aşkların tadını / kitaplardan tattırmalıyım” dizelerini kendi üzerimde uygular dururum. Gayrısına zaman kalmasa da!

+ Saçlarımı taramamak, bana salakça bir özgüven veriyor. Ama her zaman tarıyorum.

+ Zamanında ben de üzerinde “Che” resmi olan tişört giydim. Che’nin bundan hiç haberi olmadı!

+ İlkokuldan bu yana, A5 boyutunda defter kullanmaya özen gösteririm. Harita metot defterlerden pek haz etmem. (Bu durum benim için bir nevi “sınıf mücadelesi” gereğidir! Nedenini de edebiyat tarihçileri araştırıp bulsun!)

+ Slawomir Mrozek’e gizliden gizliye büyük saygım vardır. Fazla dillendirmem.

+ “Tutunamayanlar”dan uyarlama TV dizisi yapacaklar diye ödüm kopuyor!

+ “Dut ağacı boyunca / Dut yemedim doyunca” dizeleri, beni çok hüzünlendiren Türkü dizelerinin başında gelir. “Dut” meyvesi ile aramda manevi bir ilişki olmalı.

+ “Fight Club” filmini izleyenlerin, “Ben anlamıştım en başından beri şu Tyler Durden meselesini…” geyiğini yapmalarına gıcık kapıyorum. Çok mu zekisiniz yani? Filmden tat almaya baksanıza la!

+ “Bir futbol takımının taraftarı olmazsa ölecek” hastalığına falan yakalansam, Beşiktaş’ı tutardım. Galiba.

+ Her ne kadar mütevazı biri olsam da, ödüllü bir şairimdir: “Liselerarası ‘Öğretmen’ Konulu Şiir Yarışması”nda, il ikinciliğim mevcut. Plaketim bilem var!

+ Tahsin Yücel’e, kendi aramda, “Tansık” derim.

+ “The IT Crowd” dizisinin her bölümünü onlarca kez izledim, hala da izliyorum. Sonuç: 0118 999 881 999 119 725...3!

+ "Adım 'İhsan' olsa ne kral olurdu!" diye düşünürüm bazen. Çünkü hayatımda iki tane 'İhsan' tanıdım; ikisi de birbirinden değerli, birbirinden saygılı, sevgili, çok güzel insanlar!

20 Şubat 2011 Pazar

Merdivende

"kayıp edebiyatçılar antolojisi"nden: söz-müzik: tuğçe nomanoğlu / düzenleme: doğu

Merdivenler duyarsızdır.

Basamaklara attığım her adım, ayaklarıma ağır geliyor. Bir sonrakine yığılıyorum hep. Anlatmak gibi bir şey merdiven de. Her kelime de canım yanıyor, yoruluyorum. Neyse ki inilen dört katın sonunda geriye sadece dört basamak kalıyor. Sonrası dümdüz, boş bir yol. Boş yolları severim, sessizdirler. Yükünü çekmek zorundayım ama merdivenlerin, merdivenlerden de çok basamakların! Omuzlarım biraz aşağıda kalmış, sırtım hafifçe belirginleşen kamburdan kurtulma çabasında, ayaklarımda bir “seyahat” tedirginliği…

Geçkin ışıkların bin bir zahmetle yaydığı ışıma altında, her bir basamak yeni doğmuş bir bebeğin lekeli tenini taşıyor. Ayakların havale geçiriyor, düşürüyorum ayaklarımı! (Sakarlığın hep bir bahanesi vardır. Olmalıdır.) Düşürdüğüm ayaklarımı, kollarım gurur meselesi yapıyor, kaldıramıyor. Hâlbuki bir “aile” olmuştur uzuvlarım, birbirlerini kollayan. Birkaçı “otorite” ise, diğerleri mutlaka zayıftır. Dengenin bozulmaması için güçlü olan zayıfı gururla korurken, zayıfın zayıf kalmasına da dikkat eder. (Gururun hep bir bahanesi vardır.) Çok mutlu bir aile!

Ellerim biraz yatıştırınca pamuk tabanlı ayaklarımı, bin bir zahmetle birbirini tutmayan adımlarını atmaya devam ediyorlar. Ayaklarımın “pamuk” tabanlı olması da aileden gelir. Tabii bu sefer bahsettiğim genel-geçer, toplum börtü böceği olan klasik aile! Zaten anlattığım da bir “Pamuk Prenses” masalı değil, olsa olsa bir “taban”sızlık hikâyesi. (Her hikâyenin mutlaka bir bahanesi vardır.)

Krem sürülmüş ayağın çoraba, oradan da ortopedik ayakkabıya sokulmasıyla başlıyor hikâye. İki ayağın birbirini tutmamasının bir bahanesi yok! Olsa olsa, fizyolojik bir durum işte.

İki katı aşmıştım bile. Önümde iki katın daha olduğunu düşünmek istemiyordum. Tırabzanlara yaslanıp küçük bir mola vermiştim. Mola olmazsa, nefes almak öyle bir zorlaşıyor ki. Sonra bir ses duyuluyor ikinci katın basamaklarından yukarıya yükselen: “Uyuz salgını var bu basamaklarda! Maazallah, inerken basamaklardan ayağını kaydırıverir insanın. Düşerken saçlarına takılır ayağı insanın, döner topaca! En iyisi asansör! En güzel asansör!”

“Hurafelere inanmam!” diyerek ayaklanmıştım. Teni bozuk, huysuz basamakları inmeye başlamıştım tekrar. Bir bakmıştım ki, ayaklarım parmak dalaşına girmişler aralarında! Olan yine sol serçe parmağıma oluyor, inciniyordu. Diğer parmakların umurunda değildi bu durum. Küçücük parmak o daha, gençlikte olur böyle şeyler! Telaşlı adımlarıma bir yenisini daha ekleyerek ben de duymazlıktan geliyorum ben de bu tantanayı. (Ha gayret, bir kat kaldı sadece!) Fakat o da nesi? Sondan ikinci basamakta bir su birikintisi! Bir yansıma beliriyor suyun üzerinde, yoksa… Hayır hayır. Başparmağım iğreniyor bu görüntüden, bir emir ile geri çekiyor tüm ayağı geriye.

Su birikintisinin üzerinden atlamaya karar verdiğim anda, son basamağa çoktan varmış görüyorum sol ayağımı. İki saniye farkla geriden geliyor sağ ayağım. Solak olduğum için mi böyle, alışkanlık mı, şaşkınlık mı… Kelimeler hızla geçiyor beynimden. Gereksiz buluyorum bu durumu.

Son kata vardığımda, girişin lambasını gıcık tutmuş bir vaziyette buluyorum. Kesik kesik öksürüyor. Işıltısı solmuş, bitkin. Ama ayaklarım! Zeminin sağlamlığını hisseden ayaklarım duruluyor biraz. Eski uyumuna ve sakinliğine geri dönüyor. Hatta mutlular bile diyebilirim. Belki de bu yüzden, seke seke iniyorum pütürlü ama lekesiz, oksijeni bol dış kapı merdiveninden.

Karşımda kemik siyah gözlüklerin ardına yaslanmış bir çift göz. “Merhaba!” diyor, neşeli ama çekingen. “Seni tanıyorum,” diyor, “gıyabında!”. Kırmızı ayakkabıları da ayaklarımı selamlıyor. Ayaktayız. Kelimeler başlıyor. (Yeni kurtulmuştuk ama merdivenlerden!) “Sigara alacağım, kül dağı yapmam lazım da!” diyerek devam ediyorum yoluma. Dinginlik. Dinginlik kelimeleri en baştan oluşturuyor. Yol, ayaklarımı hafifletiyor.

Geriye dönüp bakıyorum pütürlü merdivene, kırmızı ayakkabılar hala yerli yerinde. Soruyorum:

- Eee? Hadi ben konuştum anlamadın. Bilgisayar var, internet var… Kırmızı ayakkabılar var!

Anlamıyor. Ben de anlamıyorum ki zaten söylediklerimi. Ama yine de bir yanıt verme ihtiyacı içerisinde konuşuyor:

- Gogol’ün paltosuna girmem gerek bir an önce.

- Haa, tamam o zaman. Ama sen önce Sezar’ın hakkını Sezar’a ver de…

- Sen de mi Brütüs?

Anlıyorum ki merdivenlerdeki kadar başarılı değilim konuşma konusunda.

Ayaklarım üşüyor.

"Atay'sız kalmış bir milletin, hayat damarları yoktur!"

17 Şubat 2011 Perşembe

nasıl MAOCU oldum (!)


Godard üşenmemiş, film çekmiş: La Chinoise.
Biz neden üşenelim, izledik: La Onur arkadaş La.

Mao Zedong üzerine en kapsamlı bilgiyi, "Ozan Rençber" yoldaştan edindiğim için pek fazla fikrim yoktu kendisi hakkında. (bkz: mao zedong yoldaşım)

Arkadaş anlattı biraz, "Kültür Devrimi" meseleleri, Türkiye'den Doğu Perinçek'in felan "Maocu" olduğu gibi gibi... Bense hala "Vietnam yanar, ben bağırırım bar bar, MAO MAO! / güler Johnson, ben çalarım, MAO MAO!" diye başlayıp devam eden şarkıyı ıslıklayıp inceden eğleniyordum. Arkadaş, benim Mao'yu epey sevdiğimi -en azından şarkıyı-, benden iyi Maocu olacağını belirtti!

Ve şu garip tesadüfleri attı ortaya:

1- "ZE: sulak birikintisi, göl. DONG: doğu = ZEDONG: Doğudaki göl."
2- Türkiye'de "Maocu" akımın temsilcilerinden: Doğu Perinçek.
3- Benim adım: Doğu -kan...


(Not: başta türkiye komünistleri olmak üzere tüm dünya komünistleri yoldaş mao zedong'un şahsında marksizme, leninizme yönelen modern revizyonist, troçkist kırması, menşevik alaşımı yeni oportünist cepheyi de yerle bir edecektir. yaşasın marx, engels, lenin, stalin ve mao zedong yoldaşların ışıklı yolu.)

15 Şubat 2011 Salı

Hüsran ya da Falanca ve Filancanın Hikâyesi

Daha önce Edip Cansever'in masasına karşılık yazdığı şiirini de yayınladığımız Osman arkadaşımızdan geliyor...

Garson orta şekerli türk kahvesini, yanında fındıklı lokum ve bir bardak su ile masaya bıraktı. Küçük bir şehri gece vakti tepeden seyreder gibi bir his verdi kahvem ve üzerindeki küçük kabarcıklar...Evlerin ışıklarının tek tek sönüşü gibi birer birer patlıyordu kabarcıklar. Şehir karanlığa bürünüyordu ışıklar sönünce, kahvem ise bana en çok yakıştığını düşündüğüm kahveringine...başımı küçük şehrimden kaldırdığımda gördüm onu. Karşı masada tek başına oturmuş kahve içiyordu benim gibi. Eğer orta şekerli ise kahvesi, çok ortak noktamız var demektir dedim kendi kendime. Kumral dağınık saçları düşünceli ve sırf düşünceli olduğu için sönmüş parlaklığını yitirmiş gibi duran yeşil gözleri vardı. Acele etmeliydim, şimdilik yalnızdı ama her an birinin gelme ya da her an onun kalkıp gitme olasılığı vardı. Cep telefonu masanın üzerinde duruyordu ve bu lanet alet kimseyi uzun süre yalnız bırakmıyordu. Masadan kalkıp küçük şehrimi geride bırakarak gidip karşısındaki sandelyeye oturdum."Afedersiniz, tanımadığı bir kadınla tanışabilmek için iyi bir bahane bulabilen erkeklerden olamamışımdır bir türlü. Doğrusu kadınların yani bir çok kadının böyle bahanelere kanar gibi yapmasını da anlayamamışımdır. Muhakkak ki siz o tipte bi kadın değilsiniz, ben de bi bahane yaratabilen tipte erkeklerden değilim. Ancak yine de yanlızca tanışabilir miyiz diye lafa girmemin de sizi ikna edemeyeceğini biliyorum. O yüzden neden ortak dostlarımız varmış gibi yapmıyoruz. Yani kim bir dostunun tanıştırdığını birini redederki?” dedim.”ortak dostlarımız olabileceğini hiç sanmıyorum” dedi. Aslında var,deminden beri onlarla oturuyorsunuz. Şaşkın gözlerle bana ve etrafına baktı. "sandalyeler", siz deminden beri onlarla oturuyorsunuz. Benim onlarla tanışıklığım sizinkinden eskidir. Ben daha ziyade solumdaki sandalyede otururum o yüzden onunla muhabbetimiz pek yoktur ama sağımdaki sandalye tam karşıma denk geldiğinden aramız epey iyidir. O yüzden sağımdaki sandalyenin ortak dostumuz olarak pekala bizi tanıştırma işlemini üstlenebileceğini farzedebiliriz."falanca bak bu filanca,filanca bak bu da falanca". Sanırım bu vesile ile tanışmış olduk. “Manyak mısın kardeşim sen?” dedi ve ayağa kalkarak cep telefonu ve çantasını müthiş bir çeviklikle alıp kahvesini yarım bırakarak gitti. Büyük kabalık! insan bari kahvesini bitirip öyle gider. Bana hakaret etmesine aldırmıyorum, ama doğrusu dostlarım olan sandalyeleri hakir görmesi çok zoruma gitti. Sandalyeler,benim yalnızlığımı paylaşabildiğim yegane dostlarım.

Osman Seracettin Aydın

10 Şubat 2011 Perşembe

modern bunalımlı bir kitap tanıtımı


peki.
şarkıyı dinleyelim: "yalan dünyaaaaaaaaaaaa! her şey bombooooooooooooş!"
yalan söyleme.
yalan değil, yalan.
"modern dünya, her şey bomboş!" olmasın sakın?
hatta sorun bizde de değil sayın psikoloji ve diğer diğer cici bilimler.
fransızcanızı seviyorsanız bir bakın, frued aşkına kulak verin.
"modern dünyanın bunalımı" diyor Guenon .
ben demiyorum.
ekmek ,mushaf, das kapital çarpsın benim suçum yok polis abi.
"la crise du monde moderne" işte ulan!
ulan!
lan!
len!
düştük işte içine.
zarif de olamadık oğlum, bakarken de düşemedik ki.
çat kapı, lak pencere bizim işlerimiz.
kapatın radyoları, televizyonları, kepenkleri, kepenekleri, kepeğe karşı etkili şampuanların kutularının kapaklarını!

(bat modern bat!)

8 Şubat 2011 Salı

tekâmül edememiş entelektüeller için, bilmişlik idmanlı alternatif kitap tanıtımı!


(kare bulmacamızın şifre kutucuklarına, bulmacamızdaki sayıların sırası ile bulduğunuz harfleri yerleştiriniz. böylece yazarımızı ve eserini bulmuş olacaksınız. hatta bu mezkur eseri evvelden okumuş iseniz, bulmacayı çözmenize gerek bile kalmayacaktır! )





_ ö _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ / _ _ _ _ _ _ _ _ _



(önemli not: bulmacamızda "ö" harfi olmadığından, "2" numaralı kutumuzun kerameti kendisinden menkuldur!)

Sağdan Sola

1- Haldun Taner'in çok partili düzene geçişi hikaye eden oyunu.
2- Yüz kısım kauçuğun otuz iki kısım kükürtle işlenmesinden elde edilen plastik./ Amerika'nın kumarhaneleri ile ünlü şehrinin adından da hatırlanabilecek, İspanyolca dişil tanımlık (artikel).
3- Eklendiği kelimeye "gösteren", "bildiren" anlamı katan, Farsça kökenli sonek. / İki şey arasında bağlantı kuran kimse, vasıta, mutavassıt.
4- İliştirilmiş, eklenmiş, bağlanmış, merbut.
5- Eski dilde yaşlanmak, diş çıkarmak. / Farsça evlat, oğul.
6- Bir yerden başka bir yere taşıma veya götürme.
7- Utanma, utanç duyma. / Türk Standartları Enstitüsü'nün kısaltması.
8- Litvanya uluslararası plaka kodu. / Eski dilde "ufuklar". / Klasik Türk müziği araçlarından, iri karınlı, kirişli, mızrapla çalınan bir çalgı.
9- "Kul padişahsız olmaz, padişah kulsuz değil / Padişah kim bileydi kul demese .... savul!" / Kavrulmuş soğan ve salça ile pişirilen, sade veya sebzeli et yemeği.
10- Vücudun belirli noktalarına genellikle altın iğne batırarak yapılan, Uzakdoğu kökenli, geleneksel tedavi.

Yukarıdan Aşağıya

1- 1831 yılında Giuseppe Mazzini tarafından kurulan, birleşik bir İtalyan cumhuriyeti kurmayı hedefleyen siyasi cemiyet.
2- Alfred Jarry'nin ünlü oyunu. "Kral ..." / Stronsiyum simgesi. / Jokeylerin giydiği özel şapka.
3- Saymaca, itibari, ad belirtilerek yapılan. / Rutenyum simgesi.
4- Göztepe ile Bulgurlu arasında yer alan, Üsküdar'a bağlı mahalle. / Adenozintrifosfat kısaltması.
5- Nikel simgesi / Merhamete, vicdana, mantığa dayanan adalet.
6- Kağıtları birbirine iliştirmeye yarayan kıvrılmış tel. / "Michael" ön adlı İngiliz oyun yazarı ve çevirmen.
7- Ülkemizde yetişen çayın neredeyse tamamını üreten, en çok yağış alan ilimiz. / Elma, armut ve benzeri meyvelerin kurutulmuşu.
8- Listeden seçilen yemek. / Hİpertansiyon kısaltması.
9- İskoçların ve İrlandalıların soyadlarında sık rastlanan "oğlu" anlamındaki önek./ Taktim, arz, ithaf.
10- Termostat.